Göbekli Tepe
Anadolu'da yeni kazılar, ilk uygarlık bilgilerini altüst ediyor
Güneydoğu'da bulunan 11 bin yıllık ve teknikte gelişmiş uygarlıklar, yerleşik yaşama tarımdan çok önce, avcı toplulukları zamanında geçildiğini gösteriyor.
Çok önemli bulguların ortaya çıktığı Suriye sınırı yakınındaki Göbeklitepe neolitik yerleşkesinde, yapılar kapısızdı, yatak odasında cenaze törenleri yapılıyordu ve oturma odasında ceylan eti yeniyordu... ve ilk buğday da burada ortaya çıktı...
Herşey burada mı başlamış? Türkiye'nin derinliklerindeki, Suriye sınırına yakın bu çorak arazide İbrahim Peygamberin doğum yeri olan kutsal Urfa şehrinin uzakta göründüğü bu yer mi bütün kültürlerin kaynağı? Ev yapımının ve ekmek diliminin çıkış yeri burası olabilir mi?
Klaus Schmidt , 15 metre yükseklik ve 90.000 metrekare büyüklükteki neolitik tepecikten düşünceli düşünceli iniyor. Kazı noktalarında kırılmış megalit sütunlar, devasa kireçten levhalar ve ejderhavari kabartmalar günışığına çıkmışlar. Tepeyi pudra şekeri gibi örten kırmızı toprağa daldırıyor elini Schmidt. " Hepsi balçık kırıntısı & diyor Heidelberg'li ilkçağ tarihçisi, &belki de burada kültürlerin beşiği
üzerinde duruyoruz".
İlk tarihlemelere göre bu enkaz kompleksi en azından 11.000 yaşında. O zamanların avcıları, nedeni şimdiye kadar açıklanamamış bir güç gösterisi ile kayalara metrelerce derinlikte katakomplar kazıp, işkence kazığına benzer sütunlar dikmişler.
İstanbul'daki Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından görevlendirilen Schmidt, tepeyi tarla olarak kullanan çiftçilerin zararlarını karşılayarak oradaki taş sütunları koruyabilmiş. Daha önce bu taşlar çiftçiler tarafından ya bir kenara atılıyor ya da tarla sürmede rahatsız ettikleri için çekiçlerle parçalanıyormuş.
11 bin yıl öncesi
Buradaki koca koca kalıntıların yaşı ise artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesinlik kazanmış durumda. Göbekli Tepe 'deki enkazın İsa'dan önce 10. binyıla değin uzanan bir geçmişi var. O zamanlar seramikten çanaklar ya da tekstil ürünleri henüz tarih sahnesine çıkmamıştı. Çiftçilik ve hayvancılık da daha bulunamamıştı.
Gerek var mıydı ki? Urfa'lı prehistorik mühendisler zaten adeta cennette yaşıyor gibiydiler. Neolitik çağda o bölge tümüyle şamfıstığı ve meşe ormanları ve yemyeşil çayırlarla kaplıydı. Ortalık ceylan sürüleriyle doluydu. Uzaktaki yüksek volkanlar en ince obsidyeni (volkancamı), yani
bıçağın, hançerin ve ince uçların hammadesini sağlıyordu.
Buna rağmen, malvarlığı ve mülkiyet tanımayan bu yatay hiyerarşili kabile toplumu, benzerini ancak firavunlar devrinde görebileceğimiz bir dağ mabedi inşa etmeyi başardı; Mezopotamya 'daki ilk şehirlerin kurulmasından 5.000 yıl, Stonehenge ve piramitlerin yapımından ise 7.000 yıl önce.
Onlarca kilo ağırlığında kuş kafaları çıkarttı kazı ekibi döküntülerden. 40 cm büyüklüğünde ve penisi sertleşmiş bir heykel tepeden çıkan başka bir kalıntıydı. Şimdilik, günyüzünü tekrar gören en büyük yapı en az 12 metre uzunluğunda. Tavan levhaları T şeklindeki dört ağır sütun tarafından taşınıyor. Duvarlar ise 1.4 metre kalınlıkta.
Daha da heybetli bir buluntu bayırdaki bir çeşit ilkel taşocağında ortaya çıktı. Orada, döküntülerle çevrelenmiş bir durumda, tümü 9 metre uzunluğunda olan, kırılmış bir taş sütun duruyor. Hiç bitirilememiş ve harap olmuş bu monolitin alt tarafı hâlâ kayaya bağlı. Bu kayadan ayrılmış olsaydı tüm sütun 50 ton ağırlığında olacaktı
.
Görüşler değişiyor
Böyle büyüklükler ilkçağ tarihçilerini şaşkına çeviriyor. Nitekim bulunan tepe de dünya görüşlerinde bir devrim yarattı. Ev yapımının bulunmasını şimdiye kadar yerleşik çiftçilere atfetmişlerdi. Senaryoya göre milyonlarca yıl boyunca insanoğlu bir avcı olarak dolaşıp durmuş. İlk çiftçinin ortaya çıkıp "emlak" olgusunu oyuna sokmasıyla da "neolitik devrim" başlamış. Homo Sapiens böylece evcilleşmiş, tahıl yetiştirir ve hayvanlardan yararlanır olmuş.
Bu süreç İncil'de ilk günah olarak betimleniyor. Adem aydınlanmanın ağacından yiyor, cennetten kovuluyor ve çiftçi oluyor. Kabil (çiftçi) ve Habil (hayvan yetiştiricisi) arasındaki tartışmayı da birçok uzman, toprak uğrunda yapılmaya başlanan kavgaların bir anısı olarak yorumluyor.
Bü
tün bu gelişmelerin merkezi olarak da hep bugünkü Filistin bölgesi düşünülürdü. Şimdiye kadar bilinen en eski yerleşim alanları - kireçten evlerden oluşan kışlavari kamplar - burada. İ.Ö. 7.000 yılında 200.000 - 400.000 insanın yaşadığı bu kapısız ve penceresiz yerleşimler pueblolar gibi yanyana dizilmiş.
Özellikle Jericho'nun çok kaba bir görüntüsü var. Buradaki insanlar daha İ.Ö. 9.000 yılında, dört metre yükseklikte bir savunma kulesi dikip yerleşimin çevresini, met dalgalarına engel olmak için bir duvarla çevirmişler. Bunun mimari bir eskiçağ rekoru olduğunu düşünürdü araştırmacılar.
Eski tez atılıyor
Ancak Jericho'da yaşayanlar herhalde sadece kopya çektiler. Son yıllarda arkeologlar 1.000 km daha kuzeyde, Fırat ve Dicle'nin yukarı kısımlarında, ev yapımının doğuş yeri olabilecek başka bir bölge keşfettiler.
Burada yaşayan ilkçağ insanları, anladığımız kadarıyla, çok yüksek teknik bilgi birikimine (know-how) sahiptiler. Türk arkeologlar Çayönü 'de dokuma bir bez - dünyanın ilk kumaş parçası - çıkarttılar topraktan. Suriye'nin kuzeyindeki Jerf el-Ahmar'da (İ.Ö. 9. binyıl) üzerlerine kazınmış piktogramlar bulunan larditler (yağlı taş) keşfedildi. Berlin'li arkeolog Hans Georg Gebel bu işaretleri bir tür ilkel yazı olarak yorumluyor.
Fakat y
ukarı Mezopotamya'daki bu yerleşik insanlar nasıl besleniyorlardı? Profesyonel çiftçi olmadıkları en azından kesin, nitekim kültür bitkilerinin izi dahi bulunamadı. Yulaf ezmesini pişirmek de zaten mümkün değildi çünkü seramikten tencere ancak İ.Ö. 7.000 yıllarında geliştirildi. Göbekli Tepe'nin mimari ustaları öncelikle av hayvanlarının eti ile besleniyorlardı. Bu insanlar otlaklarda mızrak ve ok ile ava çıkıyorlardı. " Kalıntılarda çok büyük sayılarda ceylan kemikleri bulduk" diyor Klaus Schmidt.
Yani i
lk evleri çiftçiler değil, açlıklarını silahla dindiren son derece uzmanlaşmış insanlar yapmıştı. Bu bereketli topraklarda yerleşikliğin kaynaklarını araştıran başka kazı ekipleri de benzer sonuçlara varıyor.
Karşımıza ana av olarak çıkan hayvan ise hep ceylan oluyor. 10.000 yıl önce, Abu Hureira'da, hayvansal protein ihtiyacı "ceylanların abartılı sayılarda öldürülmesiyle karşılanıyordu" iddiasında bulunuyor ingiliz arkeolog Anthony Legge . Jericho'da da yığınla ceylan kemikleri bulunmuştu.
Bunlara yak
ın kanıtları Cambridge Üniversitesi'nden Ian Hodder ' da sergiledi. Kendisi İ.Ö. 7200 yılında, o zamanlar insanların yerleşmiş olduğu bölgenin batı sınırında kurulu Çatal Höyük 'te kazıyor ve bu yerleşimde 10.000 insanın yaşadığını söylüyor.
Ho
dder'in 100 kişilik ve büyük parasal kaynaklara sahip kazı ekibinin başarıları İngiltere'de "yüzyılın kazısı" olarak kutlanıyor.Çıkartılan şeylerin arasında cilalanmış volkan camından yapılma aynalar, küçük kaşıklar, makyaj malzemesi ile dolu midye kabukları, bilezikler, demir ve kurşun bilyalı kolyeler bulunuyor.
Çatalhöyük bilgisayarda
Karlsruhe'deki tasarım yüksek okulunda yapılan bilgisayar simülasyonları, gelişmenin bu neolitik metropolünü görsel olarak yeniden canlandırdı. Sokakları olmayan Çatalhöyük'ün evleri kutu gibi yanyana dizilmiş. İnsanlar ise merdivenleri tırmanarak, tavandaki bir açıklıktan basık ve rahatsız evlerine giriyorlarmış. Ortalama 25 metrekare olan her evin bir ocağı varmış. Ayrıca resimlerle süslenmiş duvarlara kerpiçten yapılma sığır kafaları asılıymış.
Odalarda ilkçağ insanın uyuduğu ilkel divanlar da mevcut. Kadınlar çocuklarıyla beraber büyük bir yatakta, erkek ise kenarda daha küçük bir yatakta uyuyordu. Yatakların hemen altında ise insan kemikleri bulundu. "Yataklar aynı zamanda mezar görevi de görüyordu." sonucuna varıyor Hodder.
Ancak bu mezara konmadan önce uzun bir tören yapılırdı. Bu pueblolarda ölenler, vücutların çürümesi ve akbabalar tarafından yenmesi için önce açık bir alana bırakılırdı. Daha sonra kalan kemikler değişik renklere - toprak sarısı, vermiyon, malakit, azürit - boyanarak yatakların altına gömülürdü.
Kafatasına ise özel bir ilgi gösteriliyordu. Ölenin yakınları kafayı gövdeden ayırdıktan sonra üzerini balçıkla kaplayarak kaybettikleri kişinin yüzünü modellemeye çalışırlardı. Göz çukuruna da midye kabuğu veya değerli bir taş konurdu.
Bütün bu ritüeller dinsel ikonografi'de tekrar karşımıza çıkıyor. Duvar resimlerine hakim olan tema "ölüm ve yok oluş" (Hodder): Akbabalar pençelerinde insan kafalarıyla kanatlanmış uçuyorlar.
Fakat insanlar bu küflü kışlalarda nasıl yaşayabiliyorlardı? Çatalhöyük'ün ışıksız kerpiç evlerine girmek "yeraltı dünyasına bir dalışa benziyor" diyor Hodder. Rahatsız olduğu başka konular da var: Bu şehirde ne bir kuyu ne de bir reis evi bulunamadı. &Bir başkanları, özel fonksiyonları olan elitleri yoktu" diye tahmin ediyor İngiliz uzman.
Yoksa et depoları mı?
Lidersiz bir şekilde, karanlık katakomplardan oluşan bu labirente sıkıştırılmış 10.000 insan - kazıcı Schmidt böyle anarşik ortamlara inanamıyor. Bu yüzden yukarı Mezopotamya'daki bu köylerin aslında hiç ev amaçlı yapılmadığını, içlerinde yığınla etin saklandığı depolar olduğunu tahmin ediyor.
Bu teori arkeolojik gerçeklere dayanıyor: İ.Ö. 10. - 7. binyıllar arasında kurulmuş, şimdiyse toprak altından çıkarılan ilkel köylerin insanları toptan ceylan katliamları yapardı. Koyun, at ve sığır gibi daha kolay yakalanan hayvanlar buzul çağının sonlarında o kadar azalmıştı ki artık besin kaynağı olmaktan çıkmışlardı.
Bundan dolayı Anadolu'nun taşdevri avcıları, bitmek tükenmek bilmeyen ceylan sürülerinin üstüne çullandılar. Kışları Suudi Arabistan'da otluyor, bahar gelince ise Toros dağlarına çekiliyorlardı.
Bu çevik hayvanları yakalamak için neolitik avcılar bir hileye başvururlardı. Çölde, uzunlukları kilometreler bulan ve ucu bir ağıla açılan V şeklinde duvarlar örüp sürüleri buralarda kıstırırlardı. Ancak bu av şekli çok iyi bir organizasyon gerektiriyordu. Yüzlerce hatta binlerce insan duvar-tuzakların yapımı ve
yakalanan hayvanların mızrak ve oklarla öldürülmesi için hazır bulunmak zorundaydı. Baharda ceylan sürüleri güneyden dönünce herhalde her seferinde kanlı bir katliam yaşanıyordu. Bundan sonra da ele geçen et dağlarının işlenmesi gerekiyordu.
İlkel avcılar bu iş için üç teknikten yararlanırlardı: Kurutmak, kızartmak ve tuzlamak . Peki bu tuzlanmış ceylan sürüleriyle ne yapılacaktı? Besin için her tarafta rakipler - vahşi hayvanlar, düşman klanlar - pusudaydı.
Schmidt'e göre, besini korumak için o zamanın insanları penceresiz kare odaları olan, ışık almaz ve serin, içinde etin kızartılabileceği bir ateş yeri olan taştan depolar inşa ettiler.
En azından Göbekli Tepe'nin hiçbir zaman taş devri meskeni olarak kullanılmadığı artık kesin. Şimdiye kadar açığa çıkarılan yapıların mimarisi fazlasıyla abartılı. Buna ek olarak tepenin uzağında yakınında bir su kaynağı bulunmuyor.
Öyleyse ilk yerleşik insanlar devasa et kümelerinin etrafında mı öbeklenirlerdi? Schmidt: "Herhalde kenarlarda gıda depoları bulunur, ortada ise tapınaklar yükselirdi". Bu yaklaşım araştırmacılar arasında giderek daha fazla takipçi buluyor. Varsayıma göre, ancak iyice doldurulmuş bir biftek deposu Homo sapiens'in bir yere yerleşmesine ve sonra - aynı zamanda hobi niyetine - tarım ve hayv
ancılıkla uğraşmaya başlamasına olanak vermiş.
Görünen o ki, bu işte de Göbekli Tepe'nin süper taşoymacıları öncülük etmişler. Geniş çaplı bir çalışma sonucunda Norveç'li moleküler biyolog Manfred Heun belki de en önemli kültür bitkisi olan ve yüzlerce genetik varyasyonu bulunan buğdayın atasının ilk olarak nerede yetiştiğini gen karşılaştırmaları ile tespit etti: Arkeolog Schmidt'in taş hazineler çıkarttığı aynı tepenin eteğinde!

@rkeoloG
®2000
©